------------- Kocaeli İmece ------------- İstanbul İmece ------------- İzmir İmece ------------- Edirne İmece ------------- Ankara İmece -------------
Cem Dizdar ile söyleşi

1. Gazetecilik hayatınıza nasıl başladınız, niye gazetecilik? Gazeteciliği seçerken nelerin etkisinde kaldınız?

Öncelikle gazetecilik bir iştir, 'hayat' değildir. Meslek de değildir gazetecilik. "Niye gazetecilik?" sorusunun yanıtı da benim için gayet basit. Üniversitede okurken evden gelen para sınırlıydı ve benim de para kazanmam gerekiyordu. Bir tesadüf sonucu Sabah gazetesinde gece işi bulundu ve başladım. Gündüz okula gidiyor gece de çalışıyordum.

Herhangi bir şeyin etkisi altında kalmadım, başta da söylediğim gibi tamamen tesadüfi gelişti olaylar... Bir seçim değildi yani, iş arayışına o denk geldi, öyle de devam etti.

 

 

 

2. Uzun süredir bu sektörün içinde bulunuyorsunuz. Basın hayatının durumunu ( iş olanakları, çalışma koşulları, engeller…) nasıl gözlemliyorsunuz, önümüzdeki dönemde neleri öngörüyorsunuz?



Yaklaşık 20 yıldır çeşitli aralıklarla, çeşitli alanlarında çalıştım bu işin. Ben daha çok gazete ve dergilerde çalıştığım için ve artık bu sektör 'medya' olarak tanımlandığından, işin televizyon ve internet ile olan bölümünden çok söz edemem.

Gazeteler, malum, gelişen teknolojiyle ve dünyada gazeteye olan ilginin düşmesiyle birlikte hızla 'kan kaybediyorlar...' Bu açıdan arkadan gelecekler için gazetelerdeki iş olanakları geçmiş yıllara göre daha sınırlı olacak.

Çalışma koşulları gazeteden gazeteye değişiyor. Bizim ülkemizde 'iş yasaları'na uygunluk henüz içselleşmediği için gazetelerdeki çalışma koşullarında da sıklıkla sıkıntılar yaşanıyor. Muhabirler, 'az para/çok zaman' sarmalında kendilerini zihinsel olarak geliştirebilecek olanaklardan yoksunlar. Yazı işleri elemanları keza öyle. Bütün günleri gazete binalarının içinde geçtiğinden dünyayla olan bağları sadece izledikleri, okuduklarıyla sınırlı. Oysa gazete aslında sokakta oluşan bir şey. Duyarlık da, bilgi de, gündem de sokaktaki kalabalıkla gerçek anlamını bulabiliyor. Ancak gazetecilerin fiziki koşulları buna pek el vermiyor.

Önümüzdeki dönem gerek ülkemizde gerekse dünyada en azından bizim gibi basılı ve günlük çıkan gazetelerde çalışanlar için daha sıkıntılı geçecek gibi görünüyor. Çünkü, gündelik hayatın hızı ve okurun o hıza bağlı olarak talebi kısa süre sonra basılı gazeteyle karşılanabilir mi, pek emin değilim doğrusu... Ayrıca gazetecilerin dilinden hoşlanmayan bir iktidar var ülkemizde. İktidar eleştiri kabul etmek istemiyor. Haliyle de elindeki güç gazetecilik mesleği açısından ciddi sıkıntılar doğruyor. Bir başka sıkıntı da reklamveren/gazete ilişkisinde... Bu alanda gazeteci için bir başka mayınlı saha...

Tabii bütün bunlar aşılamayacak sorunlar değil. Gerek gazeteciler gerek iktidar gerekse reklamverenler de dahil, sürece katılacak herkes açısından yeni bir bakış açısını gerekiyor.



3. Bir süredir Tekel işçilerin eylemleri sürmekte ve siz de bunu yakından takip etmektesiniz. Tekel işçilerinin bu direnişini ve toplumun diğer kesimlerinden aldıkları tepkileri nasıl buluyorsunuz? Basının bu konuya olan yaklaşımını nasıl değerlendiriyorsunuz?



TEKEL direnişi çok şeyi değişteremeyecek belki ama 'ekmek mücadelesi'nin bir çok karşıtlığı aştığını göstermesi açısından çok öğretici. TEKEL eylemiyle görüyoruz ki Türk/Kürt, alevi/sünni, kadın/erkek gibi 'kimlik savaşları' ekmek mücadelesinin yanında ikincil plana düşüyorlar. Esasen ekmek mücadelesinin öğreticiliği bu ayrımların ortadan kaldırılması için de çok iyi bir okul işlevi görüyor.

Doğrusunu isterseniz, ben TEKEL eylemine desteği çok cılız buluyorum. Daha coşkulu olabilir, daha çok insan bu işe katılabilirdi ama olmadı... TEKEL'ciler liberal palavralara karşı tek başına demeyelim ama büyük ölçüde tek başlarına direniyorlar. Destek çok uzak ve çok dışarıda gibi duruyor sanki...

Medyaya gelince... Malum, medya kavram olarak bir bütünü işaret etse de medyayı oluşturan her bir araç, gazete, televizyon vb. tek tek ele alındığında birbirinden farklı içerik ve anlayışlara sahiptir. O nedenle her gazete/televizyon meselelere kendi ayaklarını bastığı zemin üzerinden bakarlar. Hayat için iddiaları neyse meseleler yaklaşımı da o iddianın içeriğine bağlı olarak doldurulur...

Örneğin, hükümetin diline yakın gazeteler de 'medya'ya dahildir ama bütün medyayı anlamamıza yetmezler. Tıpkı hükümet ekseni dışında kalan ya da kalmaya çalışanların da kendi aralarında bir birliktelikleri olmaması gibi... Kimi TEKEL direnişine geniş yer ayırır, kimi soğuk bir bakışla geçiştirir kimi ise görmezden gelir.

Mesele şu ki, eylemin çapı onu görmezden gelemeyecek ya da yok sayamayacak irilikte olduğunda buna kayıtsız kalan yayın da otomatik olarak hayatın dışına itilecektir.

Burada herşeyi medya üzerinden anlama hatasına düşersek ya da ona, medyaya, gücünden ve yapabileceklerinden fazla anlam yüklersek doğru olmaz. Ayrıca sanki bana medyaya küfür biraz işin kolayı gibi geliyor. Neredeyse herkes her taşın altında medyaya dair bir günah buluyor. Yok değil günahı ama, medyada günah arayanların bakışında da ciddi sorunlar olduğunu düşünmek için çok nedenimiz var. Yani, 'sıradan insanlar' da sanıldığı kadar az günahsız değiller gibi geliyor bana... Bunu da bir kenara not düşmek gerek...



4. Genel olarak köşe yazarlarının toplumsal olaylara bakış açıları hakkında ne düşünüyorsunuz? Yazarların toplumsal olaylara etkisi gözlenebiliyor mu? Gözleniyorsa bu etkileri olumlu buluyor musunuz?



Medya için geçerli olan köşe yazarları için de geçerli. Yazarlık da bir bütünlük arz etmez. Etkileri var elbette ama bu kadar abartılacak oranda mı etkililer, emin değilim..

Öte yandan olumlu etkiyen de olacaktır olumsuz etkiyen de.. Bu yazdığı gazetenin gücü, yazarın aklı ve kalemiyle ilgilidir daha çok ama başta söylediğimi tekrarlayayım... Köşe yazarlarının da gereğinden çok abartıldığı, düşünce üretiminin, filozofinin sığlığında köşe yazarlarının da matah insanlarmış gibi algılandığını düşünüyorum doğrusu... O kadar da kafayı takacak bir mesele değil köşe yazarlığı meselesi...



5. Aynı zamanda spor yorumculuğu da yapıyorsunuz. Futbolun ve Beşiktaş’ın size hissettirdiklerini özetleyebilir misiniz?



Güzel şeyler hissettiriyor. Maça gitmek, insanların arasında olmak güzel bir duygu. Oraya giderken hayat gailesinin içinden geçiyorsunuz. Sizin gibi düşünmeyen, size benzemeyen bir sürü insanla bir arada olmak, birlikte oynamak, birlikte hareket edebilmek iyi geliyor bana.. Ayrıca şimdikileri bilmiyorum ama benim zamanım her çocuğu gibi ben de futbol oynamayı, izlemeyi severdim. Halâ da severim.

Beşiktaş ise farklı anlamı olan bir takım benim için.. Benim için diyorum, çünkü için ben nasıl dolduruyorsam Beşiktaş'ı da öyle anlıyorum. Böyle anlamak işime geliyor belki de... Ya da böyle anlatmak... Hangisini kabul ederseniz. Bu öteki takımlar kötüdür anlamında değil Elbette, ben sevdiğim bağlı olduğum bir şeye güzelleme yapıyorum. Hepsi bu...



6-Beşiktaş maçlarını kapalı tribünden takip ettiğinizi biliyoruz... Çarşı grubu son yıllarda marşlarıyla, sloganlarıyla, maçlarda açtıkları pankartlarla endüstriyelleşen futbola karşı alternatif bir tribün kültürü oluşturuyor...Çarşı'yı ateşli bir taraftar grubu olmasının dışında nasıl tarif edebilirsiniz?



Ben 'Çarşı'nın alternatif bir tribün oluşturduğu kanaatinde değilim. Burada doğru tanım alternatif değil de 'farklı' olmalı bence... 'Alternatif', var olana karşı bir başka pozisyonu tarif eder. O tribünde böyle bir durum yok. Gerek Beşiktaş'ın bir semt takımı olması, gerekse tribüne takılanların geleneğinin 'sol'a yatkınlığından böyle bir algı ortaya çıkıyor ancak bu tahayyül ettiğimiz biçimde bir politik çizgi değil. Daha 'politika dışı' bir politik hal var orada. Her şey politik gerçekte ancak o tribündekilerin bunu politik kaygılarla yaptığını düşünmek bir yanılsamadan ibarettir.

Kendiliğinden gelişiyor çoğu şey, diğer kalabalık da çoğunlukla el yordamıyla bulunan bu hattı üstleniyor onu süslüyor. Şöyle diyelim, biri zekice hazırlanmış bir politik pankart sokuyor içeri, diyelim ki nükleer ya da TEKEL gibi başka bir politik konu olsun, o görüşe hiç katılmayanlar bile "Bunu ancak biz Beşiktaşlılar yaparız" diye düşünerek sahip çıkıyorlar duruma.

Orada olan bitene daha çok 'duyarlılık' demek doğru olur gibi geliyor bana. Yoksa olan bitenin bir politik çerçevesi yok.

Taraftarın ateşli görünmesinin nedeni de tamamen tribünün 'genleriyle' ilgili. Marjinale daha yakın, diğer takımlara göre daha alt sınıflardan gelen ve belki de o nedenle yine diğerlerine göre daha hırçın, daha delişmen bir kitle sonuçta. Elbette içlerinde politik çizgisi olanlar da var ama bu tribündekileri tarif etmeye yetecek kadar güçlü bir akım değil. Dediğim gibi zekice hazırlanmış politik pankartlara Beşiktaşlı kimliğiyle sahip çıkma hali, hepsi o...



7-Futbol giderek insanların keyif aldığı bir oyun olma halinden çıkıp, endüstriyelleşerek belirli kitlelere para kaynağı oluyor. İnsanların duyguları, heyecanları hızla  ticari kaygılar ve çıkarlar haline getirilip, ''taraftarlar'' takımlarının ''müşterisi'' yapılıyor. Endüstriyel futbol hakkında ne düşünüyorsunuz?Daha farklı bir futbol anlayışı nasıl mümkün kılınabilir?



'Endüstriyel futbol' kavramının içinin de doğru doldurulduğunu düşünmüyorum. Günümüzde ticaret olmazsa zaten üzerine konuşacak bir şey de olmazdı. Burada endüstrinin kendi cephesinden en doğru yaptığı işin, futbolu oynanan değil izlenen bir şey haline getirme becerisinde olduğunu düşünüyorum. İzlenen bir şey de doğal olarak kolay satılıyor.

Daha farklı bir futbol mümkün mü? Elbette mümkün. Ancak bunu tasarlamak için "başka bir dünya mümkün"ü hiç gözden kaçırmamak gerekiyor. Futbol yaşamdaki diğer etkinliklerden ayrı, bağımsız bir alanda yeniden tasarlanabilir mi emin değilim...

Benim dünya meselelerine dair tamamlanmış görüşlerim hiç olmadı. Her düşündüğüm mesele kafamda sürekli değişiyor, farklılaşıyor. Futbol da öyle... Bir şablonum yok ama futbolu bir rekabet oyunuymuş gibi algılamaktan, eğlenmek ve haliyle düşünmek için yapılan ve bu anlamıyla da oyunun dayanışmacı yanını öne getirmeye uğraşan bir dil yaratabilir miyiz, bunu düşünüyorum...



8. Son olarak gazetecilik bölümü okuyan öğrenci arkadaşlarımıza neler söylemek istersiniz? Tavsiyeleriniz neler olabilir?



Gazetecilik ya da başka bir alan.. Yapılması gereken en önemli şey, okumak... Farklı şeyler okumak, dünyanın olabildiğince her şeyinden haberdar olmak. Arıyı tanımak, Çin'i öğrenmeye çalışmak, Amerikan filmlerinin kodlarını çözmeye uğraşmak, dünyanın belki de sandığımız gibi durmadığını, baş aşağı duruyor - ya da yan- olması ihtimalini göz ardı etmemek, elin altında hep şiir kitapları bulundurmak, ısrarla uzun ya da kısa şeyler yazmak, yazmaya çalışmak, başkalarını sıkılmadan dinlemeye gayret etmek, kadınsak erkekleri, erkeksek kadınları sevmeye çalışmak, aşkımızı aramak, sevgilimizi sıklıkla ağzından öpmek, hep heyecan verici bir şeylerin peşinden koşmak, iyilik yapmak, yardım etmek, korksak da cesur olmaya çabalamak, öğrenmek ve öğrenmek... O zaman büyük gazeteci olursunuz, emin olun...


 

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile