------------- Kocaeli İmece ------------- İstanbul İmece ------------- İzmir İmece ------------- Edirne İmece ------------- Ankara İmece -------------
GÜLBEYAZ
    Gülbeyaz salona girdiğinde, ıslak bir güvercin gibi titriyordu. Saçları  dağılmış, üzerindeki beyaz gelinlik omuzlarından yırtılmış, paçavraya dönmüştü. Gelinlik yer yer kurumuş kanla lekelenmişti. Çenesinden boynuna doğru, kurumuş kan ince bir yola benziyordu. Omzundaki ezikler, beyaz teninde açılmış mor güller gibiydi. Etrafı yer minderleri ile çevrili bir sedirin üstünde babası oturuyordu. Annesi yanda, ayakta, başı önünde, öylece kıpırtısız, ezik duruyordu. Duruşu çaresizliğin resmiydi. Ağır, zamanın durduğu bir hava vardı salonda. Gülbeyaz’ın titreyen çenesinden çıkan dişlerinin takırtısı bütün odayı dolduruyordu.

    Gülbeyaz’ın babası Musa Ağa, sedirin üzerinde bağdaş kurmuştu. Gür bıyıkları, kalın kaşları, geniş omuzları ve heybetiyle padişahları hatırlatıyordu. Gece yarısı Gülbeyaz, gelin gittiği evden, gelinliğiyle geri getirilince yirmi yıl yaşlanmıştı sanki. Omuzları çökmüş, gözlerine bir ağıt gelip oturmuştu. Heybeti uçup gitmiş, yaralı bir aslan gibi masunlaşmıştı. Çok sürmedi, bu hali. Kafesinden kurtuldu sonra, yaralarına öfkesini bastı. Gözü karardı, sinirden sıktı dişlerini, sıktı, sıktı. Yumruklarını hazırladı, hıncından tırnakları avucunun içine batıyordu. Avına atılan bir aslan gibi atıldı, yeminin üzerine. Tüm gücüyle, tüm öfkesiyle vuruyordu, Gülbeyaz’a, neresine, nasıl denk gelirse. Gözü hiçbir şeyi görmüyordu. Vurdu, vurdu, vurdu… Ta ki, Gülbeyaz kanlar içinde, beyaz bir güvercin gibi yere ağana dek… O an kendine geldi, Musa Ağa, gözü kararmadan önceki ağıt yine gelip yerleşti, gözlerine. Utandı, sonra bu halinden, kimseye böyle görünmek istemiyordu. Haykırdı:

    ‘Çıkın dışarı!’ 

    Evin geniş avlusundalardı. Gülbeyaz’ın annesi ve ağbileri vardı, avluda. Annesi engel olmayı düşündüyse de, cesaret edememişti. Ağbileri ise Ahmet ve Mehmet hariç, arenadaki gladyatörleri izler gibi hazla izlemişlerdi, bu sahneyi. Musa Ağa, herkesin çıktığından emin olduktan sonra yavaş yavaş Gülbeyaz’a yaklaştı. Diz çöktü yanında, bir bebeği kucaklar gibi Gülbeyaz’ın kafasını dizlerine yerleştirdi. Kanayan burnunu gömleğiyle sildi. Terden alnına yapışmış saçlarını, eliyle geriye doğru topladı. Elleri az önceki vuran eller değildi. O hoyratlıkları gitmiş hüzünlü bir duyarlılık kalmıştı geriye. Acıtır mıyım diye kaygılı, yavaş, neresinden tutacağını bilmeyen eller kalmıştı geriye. Gülbeyaz, evin tek kızıydı. Beş erkekten sonra gelmişti, evlerine. Musa Ağa, elli iki yaşındaydı, o doğduğunda. Babalığı iyice öğrenmişti. Köyde kızı oldu diye kurban kestiren tek ağaydı, bu güne kadar. Bembeyaz doğmuştu, Gülbeyaz. İlk kucağına aldığında: ‘Gül kokuyor, gül gibi kokuyor. Gülbeyaz olsun, adı’ demişti Musa Ağa. İşte şimdi de bir güle dokunur gibi dokunuyordu, Gülbeyaz’a. Gömleğini çıkarmış, ağzında peltelenen kanı temizlemişti. Öptü onu, ıslak alnından, dağılmış saçlarından, ağır ellerinin izinin kaldığı yuvarlak omuzlarından. Küçüldü sonra, küçüldü Musa Ağa. Omuzlarındaki yükün altında kalmıştı. Gülbeyaz, kucağında, başı önde, omuzları sarsıla sarsıla ağladı:

    ‘Senin gazabının bedelini ben ödeyeceğim şimdi, baba! Senin yasaların, senin kılıcın şimdi benim ciğerime saplanacak. Mahmut’un kızını, evin köpeklerine parçalattığında, kimse seni engelleyememişti. Batsın tören, baba! Batsın ocağın baba! Bak, Mahmut’un, karısı Zila’nın bedduası tuttu, geldi de Gülbeyaz’ımı buldu. Şimdi ne ederim, ben? Kimlerden aman dilerim? Salsam büyük şehre, ağbisiyle kaçırtsam, buralardan? Sonra, sonra demezler mi: ‘Babası, kızları itlerine parçalatmıştı da şimdi boynuzlarını parlata parlata geziyor’ demezler mi? Yüzyıllık töre bu! Sonra kim dinler, kim yüzüme bakar benim! Şerefim, namusum iki paralık olduktan sonra öleyim, öleyim daha iyi.’

    Ağladıkça açıldı, Musa Ağa. Masun hali gitti, yine avını arayan aslana dönüştü. 

    ‘Yoktur benim yanarım dönerim! Töredir bu! Ata, dede mirasıdır! Bunu bilmez mi, bu kahpe, bilmez mi de benim başımı önüme eğer? Ödeyeceksin bedelini. Kirlenen beyazlığının bedelini ödeyeceksin. Al kanınla temizleyeceksin, hem gelinliğinin hem alnımın karasını’

    Kalkıp salona geçti. Kapının önündekilere baktı. Eşi Hatun ve oğulları sıralanmışlardı. O, çıkınca başlarını önlerine eğdiler. Tam salona girecekken, aklına bir şey gelmiş gibi geri döndü. Hatun’un karşısında durdu. Hatun, anlamıştı. Kaldırdı başını uysallıkla. Dişlerinin arasından tıslar gibi konuştu, Musa Ağa:

    ‘Bir kıza sahip olamadın, ne işe yararsın sen?’

    Ağır, hokkalı bir tokat Hatun’un yüzünde patladı.

    Şimdi salonda Gülbeyaz’ın akıbeti gerçekleşecekti. Kısa, net sordu Musa Ağa:

    ‘Kimdi?’

    Gülbeyaz’ın titreyen dişlerinin takırtısından başka ses yoktu. Musa Ağa, sakin olmaya çalışarak tekrar sordu:

    ‘Kimdi?’

    Odanın havası gittikçe ağırlaşıyordu. Tanırdı kızını  Musa Ağa, inadını bilirdi. Deli bir at almıştı birinde…  Kimseyi yanına yaklaştırmıyordu. Asi, simsiyah bir at… Gülbeyaz, ne çok sevmişti o atı. Musa Ağa:

    ‘Bu atı adam edersen, sen tam bir yiğit oldun, demektir.’ demişti.

    Gülbeyaz, babasına erkek çocuklarından daha yakındı, oğullarına öğretmediğini ona öğretmişti. At binmeyi, dövüşmeyi, avlanmayı… Ava çıkarlardı, beraber. Bazen oğlanları götürmez, Gülbeyaz’la ikisi giderdi. Sayid, büyük oğlu, çok iyi dövüşürdü, onu Gülbeyaz’ın dövüş öğretmeni yapmıştı. Yedi yaşından beri her gün ama her gün iki saat çalışırlardı, Gülbeyaz on beşine gelene kadar. Atçılığı kendisi öğretmişti. İnattı Gülbeyaz. O kara atı, üstüne binilir hale getirene kadar yanında yatıp kalkmıştı. Eliyle yemlemiş, sulamıştı.

    Musa Ağa, belinden silahını çıkarmış, yanına sedirin üstüne koymuştu. Bu kez bağırarak sordu:

    ‘Kimdi dedim. O, bunu yapan soysuz kimdi?’

    Gülbeyaz; başı önde, elleri güçsüz, dirençsiz iki yanında, dizleri her an çözülüverecekmiş gibi salonun orta yerinde öylece duruyor. Dili büyüdü, ağzının içinde. Ağzında paslanmış kan tadı… Ama hepsinden ağırı utançtı. Omuzlarında taşıyamadığı, kapkara bir utanç… Dudakları sessizce dursa da içi, avaz avaz haykırıyordu:

    ‘Kimse yok! Kimse yok, baba! Vallahi kimse değil! Benden nasıl kuşkulanırsın, baba? Ben, seni utandıracak, başını önüne eğdirecek bir şey yapabilir miyim ki? Hiç yaptım mı şimdiye kadar, hiç sözünden çıktım mı? Hiç gözünün önünden ayrıldım mı? Baba, beni vuracak mısın? Bana ateş etmeyi öğrettiğin o silahla öldüreceksin, beni! Vur, vur öleyim! Hiç korkmuyorum. Korkmuyorum da öyle utanıyorum ki, söylesem, nasıl? Anneme söylesem, anlatsam… İnanmazlarsa, bana! İnanmadıklarını görerek ölmektense, böyle öleyim… Bu sırrımla öleyim daha iyi… İnanmıyorlar zaten… Köy çeşmesine bile tek başıma gitmediğim halde bana inanmıyorlar. Korktuğum için, ölmekten korkuyorum diye yalan söylediğimi düşünecekler. Öleyim daha iyi. Korkmuyorum, baba! Hadi vur beni! Ama şunu bilsen bir tek, yeter bana: ‘Kimse yok, yemin billâh kimse değil! Vur beni, baba! Ben, nasıl yaparım, böyle bir iş? Sen, bana nasıl inanmıyorsun? Baba yeter! Kahrettin kendini! Duydum, az önce başımda nasıl ağladığını! Yeter, bitirdin kendini. Vur, hadi vur beni! Öyle bakma, baba! Vur daha iyi! Ne korkunç bakıyorsun, ne öfkeli! Hiç böyle bakmamıştın bana! Böyle bakma, ne olur! Çok korkuyorum! Senden korkmak istemiyorum, baba! Vur, ne olur vur beni! Öyle bakma artık, vur beni! İnanmıyorsun, madem! Söylesem, nasıl söylenir ki?

    Gülbeyaz, sustukça odanın ağırlığı artıyordu. Gerili bir ip vardı sanki birazdan kopacak, yerle gök birbirine karışacaktı. Gülbeyaz sustukça, Musa Ağa’nın gözlerindeki çelikten kıvılcım keskinleşiyor, öfkesi büyüyordu. Ağbileri de gözlerini Gülbeyaz’a dikmiş, tek bir kelime bekliyorlardı. Tek bir isim. Bir tek isim… Kim? Kimdi bu soysuz? Buna cesaret edebilecek biri var mıydı, bu köyde? Herkes tanırdı onları, babasını, dedesini bilirlerdi. Mardin de bu işe kim cesaret ederdi? Yabancı mı, köye yeni gelen şu yeni yetme doktor mu yoksa? Saçı başı bir acayipti. İyi de sağlık ocağı, köyün ortasında. Oysa kendi evleri, köyün yamacındaydı. Gülbeyaz, oralara nasıl giderdi? O, gelmişti o zaman. Gecenin bir yarısı, herkes uyurken! İyi de ne zaman görmüşlerdi birbirlerini…

    Hatun, kenarda sessiz, ağır, bitkin izliyordu olanları, olacakları.  Çaresiz, yitik… Biliyordu, Gülbeyaz’ın başına gelecekleri. Şimdiden bir ağıt tutturmuştu. Kıyametler kopuyordu da içinde gıkı çıkmıyordu:

    ‘Gülbeyaz’ım söyle kızım, söyle kimdi yapan? Söyle de öfkesi dinsin, babanın! Belki affeder seni, uzaklara göndertir. İnat etme kuzum! Yavrum, kim kıydı sana? Yavrum, gelinliğin kefenin mi olacaktı? Gül kokulum, doyamadım sana! Vermediler seni bana! Şu herif yok mu, şu! Hamur açtırayım dedim, bırakmadı. Beş oğlun var, al senin olsun! Ne yaparsan yap! Bir kızım o, benim! Biricik kızım! ‘Kendini korusun, yiğit olsun, güçlü olsun’ dedi durdu. Yar etmedi, kızımı bana. Kanaviçeler işleyecektim onunla, kete yapacaktım, basmalardan elbise biçmeyi öğretecektim. ‘Bırak Hatun, bırak! Erkek gibi olacak kızım. Öğretme öyle boş işleri. Sen yap, yeter! Kız dediğin kendini savunmayı bilmeli, öğrenmeli. Bak nasıl da hevesli, istekli. Evcilleştirme kızı, bırak!’ Vermedin kızımı bana. Kaçırdın hep benden. Kanımla besledim içimde. Sütümle büyüttüm. Çaldın onu, benden. Şimdi şimdi ben doyamadan daha, toprağa mı gömeceğim? Ölsem affetmem seni Musa! Allah, inse yere affetmem seni! Vurma kızımı, daha dün kınasını yaktım eline. Kınalı kızım, kınalı kuzum! Kınanla mı yatacaksın mezarında! Oy! Oy, ben öleyim! Ben başımı hangi taşlara, hangi dağlara vurayım! Nedir bu başımıza gelen? Nedir bu kıyamet! Allah, Allah’ım! Nedir günahımız? Alma yavrumu, bağışla bana!

    Hatun, yutkundu. Bunları söylemeye ne hakkı ne de cesareti vardı. Burada kadınlar, yalnızca ağıt yakarken, cenaze başında haykırabilirdi.

    Musa Ağa, kalktı. Bacaklarını iki yana açıp yaylandı. Dik dik, duygusuz, kaskatı baktı bir süre, Gülbeyaz’a. Silahını çıkardı, doğrulttu Gülbeyaz’a. Gülbeyaz, başını kaldırdı o an! Babasıyla göz göze geldiler, iki yaralı ceylan gibi bakıştılar, bir süre. Musa Ağa haykırdı:

    ‘Kimdi?’

    Ses yok! Ama Musa Ağa’nın direnci kırılmıştı. Az önceki katılığı çözülmüştü. Gülbeyaz’la göz göze gelmelerinden sonra. Bunu belli etmemek için haykırmıştı, daha çok. Sesinin çatallaşmasından belliydi bu! Bir daha bakarsa Gülbeyaz, gül kızı, yaralı serçe gibi bir daha öyle bakarsa, çekemeyecekti tetiği, anladı.

    ‘Gözlerini bağlayın!’

    Bir şeyler söyleyecek oldu Hatun, önüne geçecek oldu, önce büyük oğlu, Sayid sonra da Musa Ağa’nın tahammülsüz bakışlarıyla karşılaştı, sustu. Büyüdü içindeki çığlık, büyüdü  yüreği kadar, sustu!

    Gülbeyaz’ın incecik bedeni, rüzgârdaki dal gibi titriyordu. Hatun, yazmasıyla bağladı kızının gözlerini. Cesaretini toplayıp alnından öptü. Gözleriyle konuştular, o birkaç saniyede hayatlarının en ağır yüklerini bölüştüler. Kadınlığın yüklerini. Cesaretini topladı, dimdik durdu, Gülbeyaz. Onun bu dikliği iyiden iyiye çileden çıkardı, Musa Ağa’yı. O an tetiğe davrandı. Gülbeyaz, beyaz bir gül gibi düşüverdi yere…

    Kurşun sesiyle, boğazında düğümlenen çığlığı bırakıverdi Hatun:

    ‘Gülbeyaz!’

    Ağıtlarını  yakabilir, haykırabilirdi artık. Acısı, konuşmasının bedeliydi. Burada kadınlar sadece ağıt yakarken konuşabilir, haykırabilirdi. Gülbeyaz, yere ağdığında fark etti onu öldürdüğünü, sessiz çıkıverdi salondan Musa Ağa. Yoksa göreceklerdi, ağladığını. Göreceklerdi, saçlarının o dakika aklaştığını. Yüz çizgilerinin derinleştiğini… Gitti, yatağın önüne diz çöktü, yüzünü ellerine gömüp hıçkıra hıçkıra ağladı.

FATMA TUĞCU -  KOÜ, GSF

 

 

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile