Ana Menü
Kullanıcı Girişi
Yakınlıklar

![]() | Bugün | 21 |
![]() | Dün | 57 |
![]() | tüm | 83412 |
| TOPRAĞIN ÜSTÜ ALTINDAN DEĞERLİ |
Herkesin her dönem heves edip aksesuar edindiği, değerini kaybetmez diye yatırım unsuru olarak kullandığı altın hakkında bu anlatacaklarım. Altın, Lidyalılardan bu yana kullandığımız, uzunca sürelerden beri kurları, borsası, şunu bunu olan paranın kat be kat büyümesi için kullanılan en gözde yatırım araçlarından biri. Düğünlerde kilo kilo takıldığında davetlilerin şanını yürüten, yolda gezerken kollara takılan bileziklerle hırsızın, uğursuzun aklını çelen, dönem dönem sarısı, beyazı, yeşiliyle moda unsuru olarak hayatımızdan hiç çıkmayan zenginlik göstergesi parlak bir metal… Bunlar altının bildiğimiz yönleriydi. Peki ya bilmediklerimiz? Altın madenlerinde çalışarak iş kazası sınıfına giren ölümlerle hayatını kaybedenler, altın madeni olan beldede kullanılan kimyasallar sebebiyle civar yerleşkelerde ikamet eden insanların soludukları havanın, içtikleri suyun, yedikleri yiyeceğin zehirle kaplanıp uzun soluklu, acı çekerek ölmeleri… Bunlar insanlar üzerindeki etkileri. Birde yerküreye olan etkileri dolayısıyla ekolojik dengenin katli var mevzuda bahsi geçmeyen. Altının bugün en bilindik ve en zararlı üretim yolu siyanürle altın eldesi beklide. Bergama’ da, Kaz Dağları’nda sıkça adını duyduğumuz hala sürmekte olan altın üretme işleminde kullanılıyor olması siyanürün zararlarını bilmemizi en gerektiren anı yaşatıyor şuan bize farkında olmamamıza rağmen. Siyanüre zararlı demenin tatmin edici bir tarafı kalmadı. Zira TÜBİTAK bile Bergama’ da yapılan siyanürle altın aramanın ardından kalan siyanürlü toprağın artıma işleminden geçirilerek yüksek oranda zararsız maddelere dönüştürülebileceği kanısında. Fakat yapılan araştırmalar sonucu zehrin %10 kadar olan kısmı zararsız bileşiklere dönüştürülüp doğaya verilmekte olup kalan %90’lık kısmı ise farklı bileşikte zehirler olarak doğaya karışıp ekolojik ve biyolojik dengeyi mahvetmektedir. TÜBİTAK gibi bilimsel araştırma konusunda en güvenilir sayılacak bir merkezin insan sağlığını hiçe sayıp, altını dünyanın merkezine koyan, en büyük zenginlik unsuru olmasını teşvik eden, canlıları, cansızları, yaşam alanlarını hiçe sayan şirketlerin ekmeğine yağ bal çalması da ayrı bir düşündürücü taraftır. Gelelim siyanürün doğuş öyküsüne… Gayet zararsız bir öykü siyanürün doğuşu bünyesinde taşıdığı zarara rağmen! Sanat aşığı bir ressamın boya yaratma öyküsüyle girivermiş hayatımıza. Hayvan kanının, demir sülfat ve potasyum karbonat ile karıştırılıp kaynatılması sonucu oluşan mavi renkli bir çökelek olarak doğmuş ilk olarak. Uzun süreler hem eldesi hem de bulunması açısından büyük kolaylık sağladığından boya olarak da kullanılmış. Bu mavi boyanın adı pek de yabancı gelmiyor kulağa “Prusya Mavisi ”. Bu boyanın bileşimini merak eden birçok bilim adamı yapısını araştırmaya koyulur. Bunlardan biri var ki siyanürle seyreltik sülfürik asidin reaksiyonu sonucu ortaya çıkan gazın zehirlemesiyle hayatını kaybeder. Bu siyanürün kayıtlara geçen ilk cinayetidir. Bu ölümle iyice merak uyandıran bu bileşimin uzun araştırmalar sonucu yapısında Karbon, Azot ve Hidrojen bulunduran Hidrojen Siyanür olduğu anlaşılır. Siyanürün altınla buluşması siyanürün metallerle yaptığı bileşiklerde metali saf olarak bulunduğu ortamdan ayırma özelliğine sahip olmasından kaynaklanır. Altını saf olarak topraktan ayırır ama geride bıraktığı havanın, suyun, toprağın saflığını da saf altın uğrunda beraberinde götürür. Siyanür altın madeninden çıkarılan altınlı toprağa püskürtülür ve altın toprak yığınının altından süzüntü olarak alınır ve indirgenme yükseltgenme işlemlerine tabii tutularak işlenecek konuma getirilir. Geride kalan siyanürlü toprak uygulanan arıtma işlemleriyle zehrinden arındı denilerek tekrar doğaya zerk edilir. Bu uğurda kesilen ağaçlar, delik deşik edilen dağlar bu uğurda feda edilmesi gereken küçük ayrıntılar olarak kalır tüccarların gözünde. Daha sonra yaptıkları rehabilitasyon işlemiyle açılan çukurları, madenleri doğaya tekrar kazandırdıklarını iddia etmeleriyse cabası. Zira sonuçların bir anda çıkması beklenmemeli. Önümüzde duran Çernobil bunun en güzel örneğidir. Çernobil patlamasının gerçekleştiği zamanlar radyasyon bize vız gelir anlayışıyla içilen çayların aradan bunca yıl geçmesine karşın içimizde filizlenen kanserin doğmasında en büyük etken olmaktadır. Siyanür 1800’lü yıllarda pahalı bir yöntem olduğu için rafa kaldırılan bir yöntem olmasına karşın 1950’li yıllarda Amerika’nın teşvikiyle tekrar tedavüle girmiş ve zehrini en içimize ciğerlerimize akıtmaya başlamıştır. Dünyanın birçok yerinde uygulanan bu yöntem sebebiyle meydana gelen olaylarla yazımı bitiriyor geçmişten bugüne görülmüş facia örnekleriyle herkesi biraz daha duyarlı olmaya haddim olmayarak davet ediyorum. Bir kimya mühendisliği öğrencisi olarak almış olduğum projem için araştırma yaparken karşılaştığım bu çarpıcı ve bir o kadar da acıklı bilgiler bana gösterdi ki, ülkemizde de sürdürülen bu altın üretme tekniği ile karşı karşıya kalan doğaya ve bölgede yaşayan halka karşı bu bilgilere sahip olan bizlerin bir sorumluluğu olması gerekli. Bölge halkının ve çeşitli sivil toplum kuruluşlarının tepkilerine destek olunmalı ve bu bilgilerin bize yüklediği sorumluluğu yerine getirmeliyiz. Barış dolu günler ve sağlıklı bir ömür geçirmeniz dileklerimle…
Duygu Gürbüz - KOÜ, Kimya Mühendisliği |
ÜCRETSİZ KURS VE ATÖLYELER
İstanbul, Edirne ve Kocaeli Öğrenci İmecesinin her dönem yürüttüğü ücretsiz atölye ve kurs faaliyetleri sürmektedir.



